T24 Haber Merkezi

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, “zevzeklik” olarak nitelendirdiği emekli amirallerin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle ilgili yayımladığı bildiriye ilişkin olarak, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a seslenerek, “Sakın ola oldukca ciddi bir hiddet denetim problemi olan ufak ortağın gazına gelip bildiriyi yazanlara abuk sabuk cezalar verdirmeye kalkma. Buradaki anahtar kelime ‘ver-dir-me’. Ülkeye daha çok zarar verme, milleti daha çok huzursuz etme” dedi. 

Partisinin grup toplantısında konuşan İyi Parti lideri Akşener, emekli amirallerin bildirisinin arkasından çıkan tartışmalara ilişkin olarak da “İktidar darbe edebiyatıyla 4 gün daha milletin dertlerini konuşmaktan kurtuldu, ufak ortağa  yeni bir araç-gereç çıktı. Türkiye’ye dair endişeleri olanların, bu endişeleri usulünce zamanını ve zeminini doğru ayarlayarak dile getirmeleri oldukca önemlidir. Hele de ülkesine senelerce hizmet etmiş eleştiri makamlarda bulunmuş olanların oldukca daha görevli davranması gerekir” yorumunu yapmış oldu. 

Akşener, “Türkiye’nin bunca problemi varken, milletimiz siyasetçilerden çözüm talep ederken, Cumhur İttifakı’nın oyları her ay düşerken, kimsenin çıkıp da iktidarın değirmenine su taşımasına, milletinden tamamen kopmuş bitik siyasetine can suyu vermesine müsaade edemeyiz, etmeyeceğiz. Kimse de kusura bakmasın. Bu işler bu şekilde yapılmaz. Ülkeye dair kaygıları olanlar bireysel olarak her platformda ya da STK şemsiyesi altında görüş ve önerilerini açıkalayabilirler sadece bunu gizemli gece yarısı bildirileriyle yapamazlar. Yapanlar da karşılarında bizi bulurlar” dedi. 

Akşener, Çin’in Ankara Büyükelçiliği’nin Twitter hesabından kendisini hedef alan tweet’e de cevap verirken, “Birader buyur bekleriz. Bak sen hele. Adresimiz bellidir. Bizim herhangi bir ülkenin egemenliği ile ilgili sorunumuz yok. Fakat Çin’in Uygur kardeşlerimize yapmış olduğu zulümle ilgili oldukca büyük bir sorunumuz var. Bu tehditler bizlere sökmez. Biz, bu mücadeleyi bugün Türkiye’de bu kürsüden veririz. Yarın, gün gelip de iktidar olduğumuzda internasyonal toplumu karşınıza diker, öyleki savaşım veririz. Fakat bu mücadeleden asla vazgeçmeyiz. Ve o kirli elinizi, Uygur’un sinesinden çekene kadar da mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Bunu bu şekilde bilesiniz” diye konuştu. 

Akşener’in konuşmasından satır başları şu şekilde: 

“Bugün vesayete kafa tutuyormuş şeklinde yapanlar dün 28 Şubat’ta masa altına saklandığında da biz dimdik duruyorduk”

Politika, olanı biteni okuyabilme, gerçeği gösterebilme sanatıdır. Yaşananları doğru çözümleme etmek yetmez, kimi süre akıntıya karşı da kürek çekmek gerekir. Politika dürüstlük, kararlılık ister. Son 3,5 yılda yaşadıklarımızı hatırladıkça bizlere koltuk hesabıyla değil, demokrasi hesabıyla politika yaptıran tamamımız adına Tanrı’a şükürler ediyorum. Biz kutlu millet davasının neferleriyiz, en büyük gücümüz de milletimize asla yalan söylememek…Bu bizim için olmazsa olmaz bir ilkedir, tek seçenektir. Kişisel hesaplarla değil millet yolunda politika yapanlar şartlar ne olursa olsun hakikati söyler. Bugün vesayete kafa tutuyormuş şeklinde yapanlar dün 28 Şubat’ta masa altına saklandığında da biz dimdik duruyorduk.

“Son dönemde bir modadır aldı başına gidiyor, gece vakti ortalığı karıştırma modası”

Son dönemde bir modadır aldı başına gidiyor, gece vakti ortalığı karıştırma modası…  İstifa eden bakan mı dersiniz, görevden alınan siyasetçi mı, feshedilen anlaşmalar mı dersiniz… Gece uykusu kaçan ne yapsam da ortalığı karıştırsam diye iş başına geçiyor, bedelini ödemek de milletimize düşüyor. Bu modanın son örneği olarak Cumartesi gece yarısı 104 emekli amiral bir bildiri paylaştılar. İktidar darbe edebiyatıyla 4 gün daha milletin dertlerini konuşmaktan kurtuldu. Salı günleri partisinin grubunda konuşacak grubunda konuşmakta zorluk çeken ufak ortağa  yeni bir araç-gereç çıktı. Millet iradesinin gasp edilmiş olduğu, getirdikleri kanun reddedildi ya, dünden itibaren görüşmeye oluşturulan kanunla ilgili tutumlar, konuşmalar, farkındalar ortadan kalktı. Kanunu konuşanlar var mı? Bunun ulusal irade gaspı bulunduğunu… Aşı sırası bekleyen insanlarımız, tavan meydana getiren olay sayıları konuşulmadı. Gene milletimiz, Türkiye yitirdi. Son 60 yılda 9 kere darbe, post çağdaş darbe, muhtıra, e-muhtıra görmüş bir millet olarak normal olarak bazı hassasiyetlerimiz var. Bu yüzden Türkiye’ye dair endişeleri olanların, bu endişeleri usulünce zamanını ve zeminini doğru ayarlayarak dile getirmeleri oldukca önemlidir. Hele de ülkesine senelerce hizmet etmiş eleştiri makamlarda bulunmuş olanların oldukca daha görevli davranması gerekir. 

“Türkiye’yi Her itiraz edeni hainlikle, teröristlikle, darbecilikle suçlayıp, buradan politika devşirmeye emek harcamayı alışkanlık haline getirmiş bir zihniyet yönetiyor”

Türkiye’yi her itiraz edeni hainlikle, teröristlikle, darbecilikle suçlayıp, buradan politika devşirmeye emek harcamayı alışkanlık haline getirmiş bir zihniyet yönetiyor. Bu çarpık zihniyet, işler istediği şeklinde gitmeyince AYM’yi kapatmaya yeltenecek kadar şımarık, koltuğu tehlikeye girince Cumhuriyet’in kurucu değerlerini münakaşaya açacak kadar şuursuz, iktidarını korumak için milletini birbirine düşürecek kadar zalim bir zihniyet. Türkiye’yi düşünen her insanın bu durumun bilinciyle hareket etmesi şarttır. 

“Vesayetin cübbelisine de, üniformalısına da”

Türkiye’nin bunca problemi varken, milletimiz siyasetçilerden çözüm talep ederken, Cumhur İttifakı’nın oyları her ay düşerken, kimsenin çıkıp da iktidarın değirmenine su taşımasına, milletinden tamamen kopmuş bitik siyasetine can suyu vermesine müsaade edemeyiz, etmeyeceğiz. Kimse de kusura bakmasın. Bu işler bu şekilde yapılmaz. Ülkeye dair kaygıları olanlar bireysel olarak her platformda ya da STK şemsiyesi altında görüş ve önerilerini açıkalayabilirler sadece bunu gizemli gece yarısı bildirileriyle yapamazlar. Yapanlar da karşılarında bizi bulurlar. Biz söz de karar da milletindir diyenleriz. Dün 28 Şubat karanlığında da böyleydi, 27 Nisan gecesi de böyleydi, bugün de böyleydi. Vesayetin cübbelisine de, üniformalısına da lacivert takımlısına da daima karşı durduk, durmaya devam edeceğiz. Biz hürriyetin ve istikbalin partisiyiz. 

“‘Darbe olur mu olmaz mı’ tartışması, bebek mamasını askıdan indirmiyor”

Geçen hafta Konya’da, geçtiğimiz hafta sonu da Hakkari’deydik. Milletimizin dertlerini dinledik. Hakkari’de kapanan sınır kapıları yüzünden tecim durmuş, yurttaş yakınma ediyor. Bir eczacı kardeşime ‘askıda mama kampanyası var mı’ dedim, ‘var’ dedi. Veresiye defterinde sıralama uzadıkça uzuyor. Ayakkabıcı dükkanında, ‘siftah yapmadım, 20 yılda kazandığımızı 2 yılda erittik, dayanacak gücümüz kalmadı’ dedi. Bu insanlarımızın sesini duyan, deva sunan yok. Bu durumun artık esprisi yok. Yokluk içinde yitip giden hayatlardan bahsediyorum. Her insanın bir şeyi oldukca iyi anlaması lazım. ‘Darbe olur mu olmaz mı’ tartışması, bebek mamasını askıdan indirmiyor, amirallerin rütbeleri sökülsün mü sökülmesin mi polemiği çaresiz gençlerimize iş bulmuyor. Sayın Erdoğan, bu şekilde devlet yönetilmez, anlam ifade etmeyen polemiklerle uğraşacağına Piraye’yi ve Hasan’ı dinle. Mağdur edebiyatından politika devşirmeye çalışacağına, bugün yarın dükkanı kapatacağım diyen Hasan kardeşimi dinle. 

“Bir kez olsun eşin dostun yandaşın yerine milletimize faydan dokunsun”

Millet seni oraya sarayda sefa sür diye oturtmadı. Bir kez olsun eşin dostun yandaşın yerine milletimize faydan dokunsun. Milletimiz geçim derdinde kıvranırken bunlar hala darbe mi darbeci mi konuşturuyorlar, buna sebep olanları da fırsat bilenleri de kınıyorum. Aziz milletimizin çaresizliğini perdeleyen her tavrı reddediyorum. Kim ne yazarsa yazsın, konuşursa konuşsun biz Hakkarili babalıların feryadını, Konyalı otizmli bir gencin ‘evde ekmek yok’ demesini konuşacağız. O gencin kulağına indim, ‘ne istiyorsun’ dedim. ‘Kuş isterim’ dedi. Bu tarz şeyleri duyun be, hepimiz bu tarz şeyleri duysun! Yazıktır günahtır! Hem Konya’da hem Hakkari’de aynı yoksulluk, umarsızlık olması imkansız! Konya’da da küçücük evlatların hem tableti hem interneti yok, Hakkari’de de… Olması imkansız bu! Olamamlı… Sayın Erdoğan, o sarayda gece iyi mi uyuyorsun sen? Bu tarz şeyleri çözme makamı sizsiniz. İnternet olmadığı için derslere katılamayan evlatlarımızın çaresizliğini konuşmaya devam edeceğiz. Sabah 8’de açmış olduğu dükkanda, 4’te hala siftah yapamayan esnafı konuşacağız, insanlarımız iş yerlerini kapatmak zorunda bırakılırken, utanmadan meydana getirilen lebalep kongreleri konuşmaya devam edeceğiz. Elli bine vurmuş günlük olay sayılarını, ülkemizi dünyada 1. meydana getiren beceriksiz yönetimi konuşacağız. Yılan öyküsünü döndürülen aşı tedariğini konuşacağız. Onlar ne istiyorlarsa onu konuşsunlar, biz bunu konuşacağız. Biz bunu konuştukça milletimizin sesi daha gür çıkıyor, iktidar daha oldukca korkuyor. Bizlere kızanlar olabilir, hatta hakaret edenler olabilir. Duruşumuzu idrak etmek istemeyenler, anladığı takdirde işine gelmeyenler de olabilir. Ortağını kıskanıp bizlere saldıranlar da olabilir, varsın olsun. Biz biliyoruz ki millet iradesine sahiplenmek sözle olmaz. 

“Bizim pusulamız bellidir, daima milletimizi gösterir”

Millet iradesini yok sayarak, milletin ortak değerleriyle kavga ederek, sandık ulaşınca ‘milletime hizmetkarım’ diyerek seçimden sonrasında milleti maraba yerine koyarak millet iradesine haiz çıkılmaz. Siyasetinin merkezine milleti koyarak haiz çıkılır. Bizim pusulamız bellidir, daima milletimizi gösterir. Milletimiz kimin doğru durduğunu, kimin millet iradesine haiz çıktığını oldukça iyi biliyor. 

“Ufak ortağının dolduruşuna gelip, bildiriyi yazanlara abuk sabuk cezalar verdirmeye kalkma”

Nedense bu bildiriyle ilgili duruşumuza AK Parti değil, ufak ortağı daha oldukca bozulmuş. Sayın Erdoğan teşekkür etti diye olsa gerek, ufak ortak köpürdükçe köpürdü. AYM’den sonrasında hızını alamayıp yakında Deniz Kuvvetleri’nin de kapatılmasını isterse şaşırmayın. Tanrı Sayın Erdoğan’a sabır versin, oldukca içtenlikle yapıyorum bu duayı. Dün onursuz söylediğine bugün kutsal deyip, dün mektup yazıp ‘iktidarı uyarın’ diye yalvardıklarına da bugün onursuz diyebilen tutarsız duruş ve söylemleriyle ülkeyi germekten başka fonksiyonu olmayan birinin üstünde gereğinden fazla durmak istemiyorum. Fakat Sayın Erdoğan’ı uyarmak zorundayım: Sakın ola, hiddet denetim problemi olan ufak ortağının dolduruşuna gelip, bildiriyi yazanlara abuk sabuk cezalar verdirmeye kalkma. Buradaki anahtar kelime ver-dir-me. Sağduyuyla yürüttüğünü zannettiğimiz bu süreci, bu şekilde şaibeli bir yola yerleştirip da milleti huzursuz etme. 

Çin Büyükelçiliği’ne cevap

Dün ufak ortağın haftalık hiddet nöbetinin derhal sonrasında enteresan bir şey oldu. Çin Büyükelçiliği, Twitter’dan beni ve Sayın Mansur Yavaş’ı tehdit etti. Çin Merkez Komitesi Türkiye Komiseri, fahri Çinli, Cinping Perinçek’in gayretleri yetmemiş olacak, bizzat Çin Devleti’nin kendisi, devreye girmiş. Niçin? Şu sebeple bir süredir, iktidar ve ufak ortağını, Perinçek ve Çin’in esaretinden kurtararak, Uygur kardeşlerimiz için adım atmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Şu sebeple, Türkistan’da yaşanmış olan insanlık dramına susmadık, susmayacağız. Toplumsal medyadan bir paylaşım yapmışlar. Demişler ki; ‘Çin tarafı, herhangi bir şahıs yada gücün, o güç biz oluyoruz, Çin’in egemenliğine ve toprak bütünlüğüne, herhangi bir halde meydan okumasına, kararlılıkla karşı çıkmakta ve bunu şiddetle kınamaktadır. Çin tarafı, haklı karşılık verme hakkını saklı tutmaktadır.’ Bak sen hele… Perinçek’in patronu da, aynı ufak ortak şeklinde, oldukca kızmış. Perinçek’le iş tutanların hepsi, aynı durumda demek ki Ilk olarak belirtmek isterim ki; bizim, herhangi bir ülkenin egemenliğiyle ilgili bir sorunumuz yok.

“O kirli elinizi Uygur’un sinesinden çekene kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz”

Fakat bizim, Çin’in, egemenlik adı altında, Uygur kardeşlerimize yapmış olduğu zulümle ilgili, oldukca büyük bir sorunumuz var. Biz, ‘insan hakları diyoruz, hakkaniyet’ diyoruz. Biz, “Doğu Türkistan’daki Müslüman Türk’ün, namusuna uzanan, mabedine değen o eli çekin.” diyoruz. Biz, ‘Uygur soykırımını durdurun’ diyoruz. Bu kadar kolay. Biz, bu meseleyi, yalnız soydaşlarımız olduğundan değil, hem de, bir insanlık problemi olduğundan önemsiyoruz. O nedenle bu kürsü, Doğu Türkistanlı bir evladımızın, tüm dünyaya gerçeği haykırabildiği tek kürsüdür. Bu kürsü, hakkın, hakikatin gür bir sesle dillendirildiği kürsüdür. Bu kürsü, Milletin Kürsüsü’dür! Bizi saraydaki muhataplarınızla karıştırmayın. Bu tehditler bizlere sökmez. Biz bu mücadeleyi, bugün Türkiye’de bu kürsüden veririz, Yarın, gün gelip de iktidar olduğumuzda, internasyonal toplumu karşınıza diker, öyleki veririz. Fakat bu mücadeleden asla vazgeçmeyiz. Ve o kirli elinizi, Uygur’un sinesinden çekene kadar da, mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Bunu bu şekilde bilesiniz.

Bizim, uyduruk senaryolarla yazılmış, abuk sabuk, suni gündemlerle işimiz yok. Biz iyi mi daha oldukca üretiriz, iyi mi daha oldukca kazanırız, iyi mi daha rahat ve refah içinde yaşarız, onun hesabındayız. Pandemi her birimize bir gerçeği, bir kez daha hatırlattı. Ziraat, ülkelerin en büyük zenginliği. Sıhhatli ve kafi gıdaya yetişebilmek, gelecek yıllarda oldukca daha kıymetli bir hale gelecek. İşte o nedenle biz, bugünden, o zamanların hesabını yapıyoruz. Dün ne kadar üretiyorduk, bugün ne kadar üretebiliyoruz, Ve yarın bu üretimi iyi mi artırabiliriz, bunlar üstüne çalışıyoruz. AK Parti iktidarları, maalesef son 19 senedir, ülkemiz için eleştiri önemi olan bu mevzuyu dikkatsizlik etti.

“Ilkin insana yatırım yapmaları icap ettiğini, bir türlü anlayamadılar”

Ilkin insana yatırım yapmaları icap ettiğini, bir türlü anlayamadılar. Olağanüstü verimli topraklar üstünde yaşıyoruz. Fakat ne yeterince üretebiliyor, ne de üreten vatandaşımızı mutlu edebiliyoruz. İşte size, bu konudaki en mühim örneklerden biri: Mevsimlik ziraat işçilerimizin durumu. Yevmiyeci, konargöçer, yıl süresince, oradan oraya çalışmaya giden emekçi kardeşlerimiz… En fazla 180-200 lira yevmiye almak için, aylarca evinden barkından uzakta kalan, acayip emekçilerimiz.

Onlar; sigortasız, kayıtsız, güvencesiz, işverenin ve başlarındaki çavuşların, dayıbaşıların insafına terk edilen yurttaşlarımız.

Onlar; bu ülkenin en mağdur, en yoksun gruplarından biri. Soframızdaki yemeğimizde, alın teri olan bu emekçilerimizin, tam sayısını bile bilmiyoruz. 1 buçuk milyon şahıs olduklarını, sadece tahmin ediyoruz. Kalkınma Atölyesi Kooperatifi’nin verilerine gore, her ailede averaj 7 çocuk var. Kısaca ortalama 200 bin aile. Evlatların bir çok okul çağlarında, fakat maalesef okula gitmiyor, gidemiyor.

14, 15 yaşındaki çocuklarımız tarlada çalışıyor. Peki, temel insan hakkı olan içme suyuna, temiz suya erişimleri var mı? Yok. Barınma hakkı, banyo, hela, hijyen imkanları, insana yakışır durumda mı? Hayır, su; tankerlerden, plastik depolardan, bidonlardan sağlanıyor.

“Bu yurttaşlarımız, günlük 2 doların bile altında kazanıyorlar”

Barınma; naylon, bez ve branda çadırlar ile sağlanıyor. Neredeyse tamamı bu şekilde. Çadırların yarısında elektrik yok. Gaz lambası yada fener ile aydınlatılıyor. Bazıları yılda 3-4 yere gidiyor. 1 buçuk, 2 ay sonrasında, yeniden başka bir yere gidiyorlar. Toplam çalışmış oldukları süre, yılda 200 günü geçmiyor. Peki, ne kazanıyorlar? Yevmiye, erişkin için 80 lira, çocuklar için 40’la 60 lira içinde. Ailenin günlük geliri, 200 lira civarında. Kısaca, senelik gelirleri, aile başına 40 bin lira, şahıs başına da, 4500, 5000 lira ediyor. Dikkat edin, bu para aylık değil, senelik. Kısaca, şahıs başına günlük, 13-14 lira düşüyor. Kısaca bu yurttaşlarımız, Birleşmiş Milletler’in tüm dünyada yoksulluk sınırı saydığı, günlük 2 doların bile altında kazanıyorlar.

İktidara soruyorum; bu ülkenin ziraat emekçisinin, Afrika ülkelerinden bile daha azca gelire haiz olmasını, iyi mi oluyor da içinize sindirebiliyorsunuz? Yazıktır, günahtır. Evlatlarının okuma hakkı var, eğitim hakkı var. İnsanca yaşama hakkı var. Kitap okuma, tedavi olma hakkı var. Beyazperdeye, tiyatroya, konserlere gitme hakkı var. Toplumsal medyayı takip etme, dünyayı öğrenme hakkı var. Siz iyi mi oluyor da onlara bu şekilde bir yoksunluğu reva görüyorsunuz? Yazıklar olsun.

Kardeşlerim, size buradan söz veriyorum: İyi Parti olarak, iktidara geldiğimizde mevsimlik ziraat işçilerimizi de unutmayacağız. Tüm sorunlarınızla, birer birer ilgileneceğiz. Çavuşlar ve dayıbaşları dahil olmak suretiyle, mevsimlik ziraat işçilerini, sigorta kapsamına alacağız. 5 yıl süresince sigorta primlerinizi biz ödeyeceğiz. Geçmiş çalışmalarınızı belgelemeniz halinde, geriye doğru borçlanma imkânı sağlayacağız. Borçlanma süreleriniz kadar, faizsiz olarak vadelendireceğiz. Kırsal hizmetler kapsamında, mobil ve durağan(durgun), konteyner barınma istasyonları kuracağız. Bu istasyonları, istenirse belli sürelerle, aynı ailelere tahsis edeceğiz. Her haneye kesinlikle temiz içme suyu sağlayacağız. Elektrik enerjinizi, imkân var ise, mobil yenilenebilir enerji istasyonları üstünden, olanak yoksa, ortak elektrik şebekesi üstünden sağlayacağız. İlkokul ve okul öncesi için, mobil okullar açacağız. Ortaokul ve lise eğitimi için, taşımalı eğitim imkânı sağlayacağız. Her konteyner istasyonu için, geçici “Aile Planlaması” ve “Sıhhat istasyonları” açacağız.

“İyi Parti iktidarında kimseyi sahipsiz, aç ve açıkta bırakmayacağız”

Ev ekonomisi eğitimleri vereceğiz. Gezici beyaz perde, kütüphane ve kültür evleri hizmetleri sağlayacağız. Emek harcama yerlerine gidiş gelişleriniz ve uzun yol seyahatleriniz için, TARSİM üstünden, tarımsal risk ve kaza sigortanızı yapacağız. Kısacası sizleri, sefaletin ve yoksunluğun boyunduruğundan kurtaracağız. Kendinizi yalnız ve çaresiz hissetmenize engel olacağız. Kazançlarınızı, aile başına minimum, “asgari ücret düzeyine” çıkaracağız. Tamamlanmamış kalan günleriniz olursa, Ziraat Bakanlığı’ndaki benzer işlerde tamamlama imkânı sağlayacağız. Kısacası, soframıza getirdiğiniz gıdalar için sizlerden helallik alacağız.
İyi Parti iktidarında kimseyi sahipsiz, aç ve açıkta bırakmayacağız. Bundan güvenli olun.

Mevsimlik ziraat işçilerimizin şartları bu şekilde. Peki çiftçilerimizin durumu iyi mi? Bir dokun, bin ah işit. Toprağı işleyip, karnımızı doyuran çiftçimiz borç batağında. Üç senedir anlatıyoruz; çiftçiler “borç batağına sürükleniyor, ödeyemez hale geliyor” diyoruz. Ne ekim-dikim meydana getirecek parası var, ne de hayvanına verecek yemi var. Yem, mazot, ilaç, gübre, elektrik, tohum, besilik dana, düve tutarları tavan yaparken, çiftçinin bunlara verecek parası yok. Kendi kaynağıyla işletmesini çevirecek parası yok.

Ziraat Bakanı’na tepki 

Senelerdir bu tarz şeyleri borçla döndürüyor. Çiftçimiz borç sarmalında boğulurken, iktidar, ithalat lobilerine teslim olmuş, hatta tutsak olmuş, Türkiye’de ziraat bitsin diye, elinden gelen her şeyi yapıyor. Çiftçilerimizin yalnız bankalara olan borcu, Ocak ayı itibariyle 143 milyar lira. Ziraat Kredi Kooperatifleri’ne de 12 milyar lira borçları var. Buna piyasaya olan, doğrusu bayilere ve esnafa olan minimum 50 milyar lira borcu da ilave edin. Çiftçimizin toplam borcu 200 milyar lirayı aşıyor. Buradan ilkin Ziraat Bakanı’na sesleniyorum. Ziraatçi bu haldeyken, ortalıkta “bakanım” diye gezmeye utanmıyor musun? Bu çifti, bu şekilde bir beceriksizliği, bu şekilde bir iş bilmezliği hak etmiyor. Tarımla alakası olmayan, bu şekilde vasıfsız bir yönetim anlayışını hak etmiyor. Ayıptır, günahtır.

Dostlarım diyor ki, senin bakan olmadan ilkin yönetim kurulunda yer aldığın şirkette, 100 bin avro, doğrusu neredeyse 1 milyon lira, rahatlık hakkı alınıyormuş. Huzura bakar mısınız? Bir an ilkin git, Sayın Erdoğan’dan rica et, seni tekrardan huzura kavuştursun. Çiftçimizin de huzuru daha çok kaçmasın.”